Çocuklarda en sık görülen KBB hastalıkları; orta kulak iltihabı (otitis media), geniz eti ve bademcik sorunları, alerjik nezle, sinüzit, işitme kayıpları ve uykuda solunum bozukluklarıdır. Bu rahatsızlıkların çocukluk çağında bu denli yaygın olmasının temelinde, miniklerin henüz gelişimini tamamlamamış anatomik yapıları yatar. Özellikle östaki borusunun farklı pozisyonu veya solunum yollarının doğal darlığı gibi faktörler onları enfeksiyonlara karşı daha hassas hale getirir. Bu durumlar çocuğun işitmesinden konuşma gelişimine, uyku kalitesinden okul başarısına dek geniş bir yelpazede hayatını etkileyebilir, bu nedenle doğru tanı ve yönetim büyük önem taşır.

Çocuğumun kulağında sürekli bir ağrı var, orta kulak iltihabı (otitis media) olabilir mi?

Orta kulak iltihabı, tıptaki adıyla otitis media, çocukluk çağında adeta bir “klasik” haline gelmiş bir rahatsızlıktır. Neredeyse her çocuğun okul çağına gelene dek en az bir defa bu tecrübeyi yaşadığını söylemek yanlış olmaz. Peki, neden çocuklarda bu kadar sık görülür? Cevap, onların anatomik yapısında gizlidir. Orta kulağın havalanmasını ve basıncını dengelemesini sağlayan östaki borusu, çocuklarda yetişkinlere kıyasla daha kısa, daha düz bir açıda ve daha dardır. Bu yapı nezle veya grip gibi basit bir üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında bile mikropların genizden orta kulağa kolayca tırmanmasına adeta bir davetiye çıkarır.

Karşımıza çıkan iki temel orta kulak iltihabı tablosu vardır:

  • Akut Otitis Media (AOM)
  • Efüzyonlu Otitis Media (OME)

Akut otitis media, hepimizin bildiği o şiddetli kulak ağrısı, ateş, huzursuzluk ve bazen kulak zarının delinmesiyle kanlı-iltihaplı bir akıntının geldiği tablodur. Özellikle geceleri çocuğu uykusundan uyandıran bir sancı söz konusudur. Efüzyonlu otitis media ise daha sinsi ilerler; bu yüzden “sessiz” ya da “sıvılı” orta kulak iltihabı olarak da bilinir. Bu durumda ortada belirgin bir ağrı veya ateş yoktur. Bunun yerine, orta kulakta enfeksiyon olmaksızın, adeta bal kıvamında yapışkan bir sıvı birikir. Bu sıvı, ses dalgalarının iç kulağa iletilmesini engellediği için işitme kaybına neden olur. Çocuğunuz televizyonun sesini sürekli açıyorsa, seslendiğinizde dönüp bakmıyorsa veya konuşma becerilerinde bir gecikme gözlemliyorsanız, altta yatan neden bu durum olabilir.

Bir çocukta orta kulak iltihabı teşhisi nasıl konulur?

Orta kulak iltihabının teşhisi, dikkatli bir hekim muayenesine dayanır ve bu sadece kulak zarına şöyle bir bakmaktan çok daha fazlasını içerir. Doğru tanıya ulaşmak için izlenen adımlar ve kullanılan yöntemler oldukça nettir.

Öncelikle, otoskop adı verilen ışıklı bir aletle kulak zarı detaylıca incelenir. Akut bir enfeksiyonda kulak zarı genellikle olması gerekenden daha kırmızı, dışarıya doğru belirgin şekilde bombeleşmiş ve şişkin bir haldedir. Ancak unutulmamalıdır ki çocuğun ağlaması veya ateşinin olması bile zarda geçici bir kızarıklığa neden olabilir. Bu yüzden tanı için tek başına kızarıklık yeterli bir bulgu değildir; zarın pozisyonu ve hareket kabiliyeti çok daha kritik bilgiler verir.

İşte bu noktada pnömatik otoskopi devreye girer. Bu yöntem tanıyı kesinleştiren en değerli adımlardan biridir. Hekim, otoskopa takılı küçük bir pompa yardımıyla kulak kanalına çok nazik bir şekilde hava basıncı uygular. Sağlıklı bir kulak zarı, bu havayla esnek bir şekilde içeri ve dışarı oynamalıdır. Eğer zarın arkasında sıvı birikmişse, bu hareket ya çok azalır ya da tamamen kaybolur. Bu basit ama etkili test, orta kulakta sıvı olup olmadığını neredeyse kesin olarak gösterir.

Bazen bu muayenelere ek olarak timpanometri testine de başvurulur. Bu test, orta kulaktaki basıncı ve zarın hareketliliğini objektif olarak ölçen, ağrısız bir yöntemdir. Kulağa yerleştirilen küçük bir prob, farklı basınçlar uygulayarak zarın verdiği tepkiyi bir grafik haline getirir. Özellikle sıvılı orta kulak iltihabının teşhisinde, zarın hiç hareket etmediğini gösteren düz bir çizgi (Tip B timpanogram), tanıyı destekleyen çok güçlü bir kanıttır.

Her orta kulak iltihabında antibiyotik kullanmak şart mıdır?

Bu soru, ailelerin en çok aklını kurcalayan ve modern tıp pratiğinde yaklaşımın en çok evrildiği konulardan biridir. Yıllar önce neredeyse her kulak ağrısı için reçeteye bir antibiyotik yazılırken, günümüzde kanıta dayalı tıp ışığında çok daha bilinçli ve seçici bir yol izlenmektedir. Bunun en temel sebebi, orta kulak iltihaplarını tetikleyen enfeksiyonların büyük bir çoğunluğunun aslında viral kökenli olmasıdır. Virüslere karşı antibiyotiklerin hiçbir etkisi yoktur. Gereksiz yere antibiyotik kullanmak, hem çocuğun vücudundaki yararlı bakterilere zarar verir hem de toplum sağlığını tehdit eden antibiyotik direncinin artmasına neden olur.

Güncel tıbbi rehberler, antibiyotik kararını verirken çocuğun yaşını ve belirtilerin şiddetini temel alır.

Antibiyotik tedavisinin hemen başlanması önerilen durumlar şunlardır:

  • 6 aydan küçük tüm bebekler
  • Şiddetli belirtileri olan çocuklar (yaşı fark etmeksizin)
  • 48 saatten uzun süren kulak ağrısı
  • 39°C veya daha yüksek ateş
  • 6-23 ay arası çocuklarda her iki kulağın da iltihaplı olması

Bunun dışındaki durumlarda, özellikle 2 yaşından büyük çocuklarda veya hafif belirtileri olan daha küçük çocuklarda “izle ve bekle” stratejisi güvenli ve etkili bir seçenektir. Bu çocuğu tedavisiz bırakmak demek değildir. Bu süreçte tedavinin temelini, çocuğun ağrısını ve ateşini kontrol altında tutmak için kullanılan ağrı kesiciler oluşturur. Aileye, 48-72 saatlik bir gözlem süresi tanınır. Eğer bu süre içinde çocuğun durumu kötüleşirse veya bir iyileşme belirtisi görülmezse, o zaman antibiyotik tedavisine başlanır. Bu akılcı yaklaşım sayesinde, birçok çocuk gereksiz yere antibiyotik kullanmaktan korunmuş olur ve vücudun kendi bağışıklık sistemine enfeksiyonla savaşması için bir şans verilir.

Çocuğumun kulağına tüp takılması ameliyatı ne zaman gereklidir?

Kulağa tüp takılması, yani timpanostomi tüpü yerleştirilmesi, çocukluk çağında en sık uygulanan cerrahi işlemlerden biridir. Ameliyatın mantığı oldukça basittir: orta kulağın sürekli ve etkili bir şekilde havalanmasını sağlamak. Normalde bu görevi üstlenen östaki borusu görevini yapamadığında, orta kulakta sürekli biriken sıvı veya negatif basınç, kulak zarının içeri çökmesine, işitmenin azalmasına ve tekrarlayan enfeksiyonlara zemin hazırlar. Kulak zarına açılan milimetrik bir kesiden yerleştirilen minik bir makara şeklindeki tüp, orta kulak ile dış dünya arasında bir hava köprüsü kurar. Bu sayede içerideki basınç dengelenir, sıvı birikimi engellenir ve işitme normale döner.

Ancak bu ameliyat, her kulak sorunu için bir çözüm değildir. Tüp takılması kararını gerektiren net tıbbi durumlar vardır:

  • Tekrarlayan Akut Otitis Media (RAOM)
  • Kronik Efüzyonlu Otitis Media (KOME)
  • Gelişimsel risk taşıyan çocuklar

Bu durumları biraz daha açmak gerekirse, tekrarlayan akut otitis media, bir çocuğun belirli bir sıklıkta enfeksiyon atağı geçirmesidir. Örneğin son 6 ay içinde üçten fazla veya son bir yıl içinde dörtten fazla belgelenmiş atak yaşaması ve muayene sırasında kulağında hala sıvı bulunması, tüp takılması için güçlü bir nedendir. Kronik efüzyonlu otitis media ise, çocuğun her iki kulağında da 3 aydan uzun süredir sıvı birikiminin devam etmesi ve bu durumun işitme testleriyle kanıtlanmış bir işitme kaybına yol açmasıdır. Bu durumdaki işitme kaybı, çocuğun dil ve konuşma gelişimini, sosyal becerilerini ve ileride okul başarısını doğrudan etkileyebileceği için müdahale gerektirir. Son olarak Down sendromu veya yarık damak gibi özel durumu olan çocuklarda, gelişimsel sorunları en aza indirmek amacıyla daha erken dönemde tüp takılması kararı alınabilir.

Çocuklarda işitme kaybı neden bu kadar ciddiye alınmalıdır?

İşitme, bir çocuğun dünyayla iletişim kurmasının, konuşmayı öğrenmesinin ve zihinsel potansiyelini kullanabilmesinin temelidir. Hayatın ilk birkaç yılı, beynin sesleri tanımayı, işlemeyi ve anlama dönüştürmeyi öğrendiği, adeta bir “altın pencere” dönemidir. Eğer bu kritik periyotta beyin yeterli miktarda ve kalitede ses uyarısı alamazsa, işitme ve konuşmayla ilgili beyin merkezleri olgunlaşamaz. Bu nedenle çocuklardaki işitme kaybı teşhisinde en değerli ve geri döndürülemez değişken zamandır. Tanı ve müdahalede yaşanan birkaç aylık bir gecikme bile, bir çocuğun tüm geleceğini etkileyebilecek kalıcı gelişimsel sorunlara yol açabilir.

Bu hayati önem sebebiyle, günümüzde “evrensel yenidoğan işitme taraması” programları bir lüks değil bir standarttır. Bu programların hedefleri çok net ve zaman odaklıdır.

  • Her bebeğin 1 aylık olana dek işitme taramasının yapılması
  • Taramadan geçemeyen bebeklerin 3 aylık olana dek kesin tanı testlerinin tamamlanması
  • İşitme kaybı tanısı konan her bebeğin 6 aylık olmadan uygun cihaza (işitme cihazı, vb.) ve özel eğitime kavuşturulması

Ailelerin de bu süreçte dikkatli olması ve bazı belirtileri gözlemlemesi önemlidir. Aşağıdaki durumlardan herhangi birini fark ederseniz, vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmalısınız.

  • Yüksek seslere tepki vermeme veya irkilmeme
  • 6 aylıkken sesin geldiği yöne başını çevirmeme
  • 1 yaşına geldiğinde “baba, mama” gibi basit heceler çıkarmama
  • Seslendiğinizde sizi duymuyor gibi davranma
  • Yaşıtlarına göre konuşma gelişiminde belirgin bir gerilik

Bebeklerde ve konuşamayan çocuklarda işitme testleri nasıl yapılır?

Bebekler ve küçük çocuklar “duyuyorum” veya “duymuyorum” şeklinde geri bildirim veremeyecekleri için, onların işitme seviyelerini ölçmek amacıyla objektif, yani çocuğun aktif katılımını gerektirmeyen özel testler kullanılır. Bu testler ağrısızdır ve genellikle bebek uyurken veya sakin bir haldeyken yapılır.

Kullanılan başlıca test yöntemleri şunlardır:

  • Otoakustik Emisyon (OAE)
  • İşitsel Beyin Sapı Cevabı (ABR/BERA)
  • Görsel Pekiştireçli Odyometri (VRA)
  • Oyun Odyometrisi (CPA)

Otoakustik emisyon (OAE), özellikle yenidoğan taramasında kullanılan hızlı ve pratik bir testtir. Kulağa yerleştirilen minik bir prob, iç kulağa hafif bir ses yollar. Sağlıklı bir iç kulak, bu sese cevap olarak kendisi de bir ses üretir ve bu ses prob tarafından algılanır. Eğer cevap alınamazsa, bu bir işitme kaybı şüphesi yaratır ve daha ileri testler gerekir. İşitsel beyin sapı cevabı (ABR/BERA), işitme kaybı tanısındaki altın standart yöntemdir. Bebeğin başına küçük elektrotlar yapıştırılır ve kulaklıklardan çeşitli şiddetlerde sesler verilir. Bu test, sesin işitme siniri ve beyin sapı boyunca ilerlerken oluşturduğu elektrik sinyallerini ölçer. Bu sayede çocuğun işitme eşikleri hakkında çok hassas ve güvenilir bilgiler elde edilir.

Çocuk büyüdükçe davranışsal testler devreye girer. Görsel pekiştireçli odyometri (VRA), yaklaşık 6 ay ile 2.5 yaş arası çocuklarda uygulanır. Çocuk, bir sesi duyup o yöne döndüğünde ışıklı veya hareketli bir oyuncakla ödüllendirilir. Oyun odyometrisi (CPA) ise 2.5-5 yaş arası çocuklarda testi bir oyuna dönüştürür. Çocuktan bir sesi her duyduğunda bir kovaya küp atması gibi basit bir görev istenir. Bu yöntemler sayesinde her yaştaki çocuğun işitme seviyesi güvenle değerlendirilebilir.

Geniz eti (adenoid) büyümesi ve sinüzit arasında bir bağlantı var mıdır?

Evet, geniz eti ve sinüzit arasında çok yakın ve doğrudan bir bağlantı vardır. Geniz eti (adenoid), burnun en arka kısmında, geniz adı verilen bölgede bulunan bir lenf dokusudur. Tıpkı bademcikler gibi, vücudun savunma sisteminin bir parçasıdır ve solunan havadaki mikropları yakalamakla görevlidir. Ancak bazen geniz eti, faydadan çok zarara yol açan bir probleme dönüşebilir.

Geniz eti iki temel yolla sorun yaratır. Birincisi, aşırı büyüyerek (hipertrofi) geniz boşluğunu mekanik olarak tıkamasıdır. Bu durum sürekli burun tıkanıklığı, ağzı açık uyuma, horlama ve hatta uyku apnesine neden olur. İkincisi ise, kronik olarak iltihaplanmasıdır (kronik adenoidit). Bu durumda geniz eti, adeta bir bakteri rezervuarı haline gelir. Üzerinde oluşan “biyofilm” adı verilen yapışkan tabaka, antibiyotiklerin bile ulaşmakta zorlandığı, bakterilerin saklandığı ve çoğaldığı bir sığınak işlevi görür.

İşte sinüzitle olan bağlantı tam da bu ikinci mekanizmadan kaynaklanır. Bu kronik enfekte geniz eti odağı, sürekli olarak sinüslere bakteri yayar. Bu durum çocukta bir türlü iyileşmeyen, ilaç tedavilerine dirençli, sürekli tekrarlayan bir kronik rinosinüzit tablosuna yol açar. Bu nedenle medikal tedaviye yanıt vermeyen kronik sinüzitli bir çocukta, sinüslere yönelik bir ameliyat düşünmeden önce ilk cerrahi adım her zaman geniz etinin alınması (adenoidektomi) olmalıdır. Bu bakteri kaynağının ortadan kaldırılması, vakaların çok büyük bir kısmında sinüzit belirtilerinin de cerrahiye gerek kalmadan tamamen düzelmesini sağlar.

Çocuğumun uykuda nefesi duruyor, bu durum uyku apnesi olabilir mi?

Evet, uykuda nefesin durması, horlamaya eşlik eden en ciddi belirtidir ve obstrüktif uyku apnesi (OUA) olarak adlandırılır. Bu durum uyku sırasında üst solunum yollarının, genellikle aşırı büyük bademcik ve geniz eti nedeniyle, tekrarlayan şekilde tamamen veya kısmen tıkanmasıdır. Bu tıkanma, nefesin 10 saniye veya daha uzun süre durmasına yol açar. Bu sadece basit bir horlama değil vücut için ciddi bir alarm durumudur.

  • Her nefes durması sırasında vücutta ciddi değişiklikler olur.
  • Kandaki oksijen seviyesi düşer.
  • Kandaki karbondioksit seviyesi yükselir.
  • Kalp atış hızı etkilenir.
  • Kan basıncı artar.

Beyin, bu tehlikeli durumu algıladığında, çocuğu derin uykudan uyandırarak veya yüzeysel bir uyku evresine geçirerek solunum yolunun tekrar açılmasını sağlar. Çocuk genellikle boğulur gibi bir ses çıkararak veya derin bir iç çekerek tekrar nefes almaya başlar. Bu döngü, gece boyunca defalarca, hatta bazen yüzlerce kez tekrarlanabilir. Bunun sonucunda çocuk gece boyunca hiç dinlenememiş, kalitesiz bir uyku geçirmiş olur. Bu durumun yol açtığı bazı sorunlar şunlardır:

  • Gündüz yorgunluğu ve uyuklama hali
  • Dikkat eksikliği ve konsantrasyon güçlüğü
  • Hiperaktivite ve davranış sorunları
  • Okul başarısında düşüş
  • Büyüme ve gelişme geriliği
  • Gece yatak ıslatma

Bu nedenle çocuğunuzda horlamayla birlikte nefes durmaları gözlemliyorsanız, bu durumu ciddiye almalı ve mutlaka bir KBB hekimine başvurmalısınız.

Çocuğumun boynunda bir şişlik fark ettim, bunun nedeni ne olabilir?

Çocukların boynunda bir şişlik veya kitle fark etmek, aileler için doğal olarak endişe verici bir durumdur. Ancak iyi haber şu ki bu kitlelerin çok büyük bir çoğunluğu iyi huylu ve tedavi edilebilir durumlardır. Çocuklarda boyun kitlelerine yaklaşımda en önemli yol gösterici, kitlenin boyundaki yerleşimidir. Hekimler için “kitlenin konumu, tanının anahtarıdır” prensibi geçerlidir.

Genel olarak boyun kitlelerini yerleşimlerine göre üç ana grupta inceleyebiliriz.

  • Boynun orta hattında yer alan kitleler
  • Boynun yan taraflarında yer alan kitleler
  • Hızla büyüyen, ağrılı ve kırmızı kitleler (enfeksiyonlar)

Boynun tam ortasında, çene altından göğüs kemiğine kadar uzanan dikey hatta beliren kitleler genellikle doğuştan gelen (konjenital) kalıntılardır. Bunların en sık görüleni tiroglossal kanal kistidir. Bu kist, tiroid bezinin anne karnındaki gelişim yolculuğundan arta kalan bir kanalcığın sıvı biriktirmesiyle oluşur ve en tipik özelliği, çocuğun yutkunmasıyla veya dilini dışarı çıkarmasıyla yukarı doğru hareket etmesidir.

Boynun yan taraflarında, özellikle çene köşesi altında veya boynu çeviren ana kasın (sternokleidomastoid kası) önünde ortaya çıkan şişliklerin en yaygın nedeni ise reaktif lenf bezleridir. Bu vücudun geçirmekte olduğu bir üst solunum yolu enfeksiyonu, boğaz iltihabı veya diş problemine karşı verdiği normal bir savunma tepkisidir. Bu lenf bezleri genellikle hareketlidir ve bir süre sonra kendiliğinden veya basit bir tedaviyle küçülürler. Boynun yan tarafında görülebilen bir diğer doğumsal anomali ise brankial kleft kistleridir.

Eğer boyundaki kitle aniden ortaya çıkmış, hızla büyüyor, dokunmakla çok ağrılı, üzeri kırmızı ve sıcaksa, bu durum genellikle bir enfeksiyonu veya apseyi düşündürür. Özellikle boynun derin dokularında gelişen apseler, solunum yoluna baskı yapma potansiyeli taşıdığı için acil müdahale gerektirebilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Call Now Button